Adler’in Cesaretlendirme Yaklaşımı Üzerine Akademik

2016-12-18 06:47:00

Bireylerin büyük bir kısmının yaşam tarzları, sosyal yapı içinde aşağılanma ve utandırılma sonucunda ortaya çıkan yetersizlik algısı ile şekillenmektedir (Millar, 2008). Yaşamları boyunca yeterince cesaretlendirilmemiş olan bu bireylerin hayata olumlu yollardan bağlanma fırsatı bulamadıkları ve sosyal yaşama katılmak için yıkıcı yollara başvurmayı seçtikleri belirtilmektedir (Adler, 2003). Buna karşın Adler (1917) tarafından terapötik ilişkide cesaretlendirme, danışanların şiddet eğilimini azaltabilecek ve içsel odaklı bireyler olmalarına katkıda bulunabilecek bir kaynak olarak görülmektedir (Akt. McClain, 2005).

&

Cesaretlendirme, danışana kendisi gibi olma fırsatı sunan ve kendine özgü tarzı ile kabul edilebileceğini fark ettiren bir terapötik anlayış sunmaktadır.Bu yönü ile cesaretlendirmenin, danışanın etkili uyum yapmasını kolaylaştırıcı bir yaklaşım olduğuna işaret edilmektedir (Dreikurs, 1967; Pitsounis ve Dixon, 1988; Wood, 2003).

&

Adler Yaklaşımına Göre Terapötik İlişkide Cesaretlendirme

Adler (1956), toplumsal yaşama katılım ve işbirliğinin cesaretlendirme olmadan gerçekleşemeyeceğine dikkat çekmektedir. Bu nedenle terapötik ilişkiyi, bireylerin sosyal yaşama bağlılıklarını ve aidiyet duygularını güçlendirerek cesaretlerini yapılandırma süreci olarak görmektedir. Adler’in takipçileri olarak da bilinen Sherman ve Dinkmeyer’e (1987) göre cesaretlendirme, danışana inanç ve güven duymayı, onu bir birey olarak olduğu gibi kabul etmeyi, eylemlerinin arkasındaki niyetleri ve amaçları anlamayı, gelişimini olumlu yönde sürdürmesine hizmet edecek biçimde davranışlarını yeniden biçimlendirmesine yardım etmeyi içeren bir dizi beceriler bütünüdür. Bununla birlikte cesaretlendirme, danışanların amaçlarını gerçekleştirmeye yönelik başarı beklentisini ve umudunu inşa etme süreci olarak da tanımlanmaktadır (Cheston, 2000). Bu süreç danışanların kendi yaşamlarını belirleyebilme gücüne inanmayı (Meredith ve Evans, 1990; Beck, 1994) ve danışanları kendilerine özgü kaynakları daha etkili kullanabilmeleri yönünde güçlendirmeyi içermektedir (Beck, 1994). Cesaretlendirmeye ilişkin tanımlar cesaretlendirmenin kimilerince bir beceri olarak, kimilerince ise manevi bir destekleme olarak nitelendirilmesi yönünden farklılaşmaktadır. Öte yandan bu tanımlar cesaretlendirmenin, danışanlara bir birey olarak kendi değerliliğini fark ettirme, kaynaklarına ilişkin içgörü oluşturma ve yaşamlarının sorumluluğunu alma anlayışını geliştirme süreci olduğuna işaret etmeleri açısından benzerlikler içermektedir. Kişisel ve profesyonel ilişkilerin anahtar kavramı olarak görülen Adler’in (1927) cesaretlendirme kavramı çerçevesinde, cesaretlendirici olmayan birey ile cesaretlendirici bireyin temel karakteristik özellikleri Tablo 1’de aşağıdaki gibi sıralanmaktadır (Akt. Nelson, 1985).

Cesaretlendirici olmayan birey

Cesaretlendirici birey

Etkili bir dinleme sergilemez

Etkili dinler

Olumsuz yönlere odaklıdır

Olumlu yönlere odaklanır

Kıyaslama ve rekabete değer verir

İşbirlikçidir

Karşısındaki kişiyi istediği biçimde yönlendirir

Kabul edicidir

Karşısındakinin gücünü küçümser

Teşvik edicidir

Sadece olumlu gelişime odaklıdır

Çabaya ve gelişime odaklanır

Duygularla ilgili değildir

Duygularla ilgilenir

Performansa değer verir

Bir arada olmaya değer verir

 

Cesaretlendirici bireyin niteliklerinin terapötik süreçte psikolojik danışman ile danışan arasındaki ilişki açısından da benzer olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü cesaretlendirmeyi içeren danışan danışman ilişkisinde psikolojik danışmanların koşulsuz kabul, samimiyet, empati, saygı, güven gibi temel terapötik ilkelere sahip olması gerekmektedir (Watts, 2003). Bununla birlikte psikolojik danışmanlardan, danışanların algısal ve davranışsal boyutta yeni seçenekler oluşturabilmelerine yardım etme, terapötik ilişkinin dokusuna uygun bir biçimde mizahı kullanma (Watts ve Pietrzak, 2000), danışanların güçlü yönlerini öne çıkarma, çabaya ve sürece önem verme (Beutler, 2000; Mearns, 2003; Pitsounis ve Dixon, 1988; Watts ve Pietrzak, 2000) koşullarını da yerine getirmeleri beklenilmektedir.

Cesaretlendirme ile ilgili tanımlara ve görüşlere bakıldığında cesaretlendirmenin terapötik ilişki boyunca devam eden bir süreç olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü cesaretlendirme terapötik ilişkinin her aşamasında danışanların sergilediği çabaya ve gelişime odaklanmayı içermektedir (Azoulay, 1999; Cheston, 2000; Manaster ve Corsini, 1982; Weiner, 1998). Bu yönü ile cesaretlendirme danışanların terapötik süreç boyunca değişimin mümkün olduğunu hissetmesine ve bunun için çaba harcamaya değer olduğu düşüncesini geliştirmesine hizmet etmektedir (Day, 2004). Psikolojik danışma ilişkisine paralel bir sürekliliğe sahip olması ve işlevleri nedeniyle cesaretlendirme, bazı araştırmacılar tarafından terapötik ilişkinin özüne yerleştirilmiştir (Bergin ve Garfield, 1994; Day, 2004). Öte yandan benzer nedenlerle terapötik ilişkini kendisini bir cesaretlendirme süreci olarak görenler de bulunmaktadır (Manaster ve Corsini, 1982).

&

Adler Yaklaşımına Göre Terapötik İlişkide Cesaretlendirmenin Temelleri

Terapötik ilişkide cesaretlendirmeyi kuramsal çerçeve içinde ilk kez kapsamlı bir şekilde ele alan kuramcı Adler’dir. Terapötik ilişkide cesaretlendirmenin önemine dikkat çeken Adler (1956), etkili bir terapötik sürecin her aşamasında cesaretlendirmenin kullanılması gerektiğini vurgulamaktadır. Adler’in takipçilerinden biri olan Dreikurs (1967) daha sonraki yıllarda cesaretlendirme kavramını detaylandırarak, terapötik uygulamalar açısından değerini vurgulamaya yönelmiştir. Cesaretlendirme Adleryen ekolü izleyen uygulayıcılar tarafından terapötik uygulamalarda önemli bir kavram olarak görülmeye devam etmektedir (Meredith ve Evans, 1990). Buna karşın terapötik uygulama alanında cesaretlendirmenin işlevinin ve değerinin yeterince anlaşılmadığı belirtilmektedir (Young, 1992).

Cesaretlendirmeyi içeren terapötik süreç, danışanların içsel kaynaklarını bulmasına yardım etme sürecidir.Temelleri sosyal ilgi (social interest) kavramına dayanan bu süreç (Corey, 1996; Nelson, 1985; McClain, 2005; Phelps, Tranakos-Hows, Dagley ve Lynn, 2001; Watts, 2003), sosyal ilgiyi geliştirme modeli olarak adlandırılmıştır (Watts, 2003). Sosyal ilgi çerçevesinde birey, insan soyunun yarattığı ortak bir kültürün ürünü olarak ele alınmaktadır. Buna göre, doğduğu anda güçsüz bir varlık olan birey bir taraftan çevresindekilerin ilgisi ve değerleri doğrultusunda gelişerek dünya üzerindeki kurulu düzene uyum sağlamakta iken diğer taraftan da başkalarıyla işbirliği yapmayı ve ortak yaşamın sürdürülmesine katkıda bulunmayı öğrenmektedir (Adler, 1956). Benzer şekilde, sosyal ilginin bireylerin başkalarına ve dünyaya uyumunu etkilediği (McClain, 2005); bununla birlikte karar verme ile ilgili bilişsel süreçlerine rehberlik ettiği belirtilmektedir (Ansbacher, 1991). Bu görüşler sosyal ilginin, bireyin sosyal yapı içindeki varoluş biçimini ya da daha açık bir ifade ile sosyal yapının bir parçası olma çabasını içerdiğini ortaya koymaktadır.

Cesaretlendirme modeline göre danışanlar, çocukluk yıllarından itibaren sosyal aidiyet ve işbirliği geliştirememiş olan, yetersizlik duygusuna sahip bireyler olarak görülmektedir. Bu bireylerin içinde bulundukları toplumsal yapıda işlevsel bir yaşam biçimi tasarlamaya cesaret edemediklerine dikkat çekilmektedir. Bu nedenle terapötik ilişkide danışanların yaşam biçimini etkileyen örüntüleri ortaya çıkarmak, terapötik ilişkinin en önemli aşaması olarak ifade edilmektedir. Bu aşama, danışanlara sahip oldukları işlevsel olmayan amaçlarını ve kullandıkları faydasız başa çıkma yollarını çocukluktan itibaren nasıl geliştirdiklerini anlamalarına rehberlik etmeyi içermektedir (Adler, 1956). Bireylerin yaşam biçiminin sosyal çevreden gelen olumsuz geri bildirimler ile beslendiğine dikkat çekilen cesaretlendirme modelinde, bireylere kendi güçlerine ilişkin farkındalık kazandırmak hedeflenmektedir (Mearns, 2003). Bu yönleri ile bakıldığında cesaretlendirmenin sosyal temelli bir kuramsal alt yapıya sahip olduğu ve çevreden gelen mesajların danışanların bilişsel yapıları üzerindeki etkilerini önemseyen bir anlayışa dayandığı dikkat çekmektedir. Öte yandan terapötik bir süreç olarak cesaretlendirmenin, danışanların kaynaklarını, olumlu niteliklerini ve içsel gücünü ön plana çıkaran bir içgörü süreci olduğunu söylemek mümkündür.

&

Adler Yaklaşımına Göre Cesaretlendirmeyi İçeren Psikolojik Danışma Sürecinin Özellikleri

Adler yaklaşımına dayalı terapötik süreçte nihai amacın danışanın sosyal ilgisini geliştirmek olduğunu belirten Watts (2003)’e göre psikolojik danışma etkinliğinin kendisi bir cesaretlendirme sürecidir. Bu süreç, danışanların yaşam hikayelerinde bastırmış oldukları yönleri ortaya çıkarmayı, cesaretlerini kıran inançları tanımlamayı, yeni davranış örüntüleri oluşturmaya yönelik çalışmayı, daha ümitli bir bakış açısı geliştirmeyi, sadece sonuca değil, danışanların çabasına, olumlu niteliklerine ve içsel güçlerine odaklanmayı içermektedir (Sweeney, 1998). Cesaretlendirme sürecinde danışanın kendisine ve yaşantılarına ilişkin algı ve değerlendirmeleri üzerinde çalışmak önemli bir yere sahiptir (Watts ve Pietrzak, 2000). Bu özellikler, cesaretlendirmeyi içeren terapötik sürecin bilişsel odaklı bir süreç olduğuna işaret etmektedir. Zira, cesaretlendirme süreci, danışanların dünyaya etkili bir uyum yapmasına engel olan inançlarını yeniden yapılandırmasına yardım etme işlevine sahiptir (Corey, 1996). Bireylerin bilişsel süreçlerinin doğumdan itibaren sosyal yapıdan gelen mesajlarla şekillendiği düşüncesini temel alan cesaretlendirme sürecinde danışanların yaşadıkları güçlükleri sosyal çevreyle ilişkili olarak yeniden değerlendirmeleri sağlanmaktadır (McClain, 2005). Bu süreçte danışanların tüm olumlu adımlarına ilişkin geribildirimler verilerek gerçekçi bir benlik algısı geliştirmeleri ve etkili davranmalarını engelleyen duygularını ve davranışlarını değiştirmeleri amaçlanmaktadır (Carich, 1990).

Cesaretlendirme süreci danışanların bilişsel örüntülerini yeniden yapılandırmalarını hedeflemekle birlikte, danışanları sosyal yapının bir parçası olarak görmektedir.Adler (1956), sosyal yapı içinde cesaretlendirilmeyen kişilerin özgüvenlerinin gelişmediğine ve bu kişilerin işlevsel olmayan davranışlar sergilediklerine dikkat çekmektedir. Bu bağlamda cesaretlendirmeyi içeren psikolojik danışma sürecinde, danışanın sosyal ilgilerini keşfederek toplumsal yaşam ile bütünleşmesine ve hem yeterlilik hem de aidiyet duygusunu kazanmasına yardım etmek amaçlanmaktadır (Corey, 1996). Bu nedenle, terapötik ilişkide cesaretlendirmenin ilk ve en önemli aşamasının danışanların psikolojik danışman tarafından kabul edildiklerini hissetmeleri olduğu belirtilmektedir. Çünkü psikolojik danışma ilişkisi, danışanların sosyal yapı içinde başkalarıyla olan ilişki kurma tarzlarının değişik formlarda yansıdığı bir süreç olarak değerlendirilmektedir (Patterson, 1992). Adler’in cesaretlendirme modelinde tıpkı sosyal çevrede olduğu gibi danışma ilişkisinde de, kabul edilmediğini hisseden bireylerin kaygı ve mutsuzluk duygularına sahip oldukları ifade edilmektedir (Nelson, 1985). Buna karşın, kabul edilmenin ise danışana becerileri eksik olsa bile bir insan olarak değeri olduğunu hissettirdiği belirtilmektedir (Pitsounis ve Dixon, 1988). Eşitlik, sosyal aidiyet, koşulsuz kabul gibi oldukça insancı bileşenleri içeren cesaretlendirme, danışan-danışman ilişkisinde önemsenme ihtiyacına duyarlı bir terapötik anlayış sunmaktadır (Sinclair ve Monk, 2005).

Hem bilişsel hem de sosyokültürel boyutlara sahip cesaretlendirme sürecinde psikolojik danışmanlardan, her bireyin yaşamsal döngü içinde hata yapmasının kaçınılmaz olduğunu kabul etmeleri beklenmektedir(Cheston, 2000). Bu anlayışa sahip psikolojik danışmanların, danışanlara hata yapmanın normal dışı bir durum olmadığına ve mükemmel olmadan da kabul edilebileceklerine ilişkin farkındalık kazandırmakta daha etkili oldukları belirtilmektedir (Dreikurs, 1967). Ayrıca bu anlayışın danışanları enerjilerini, kendilerini ispat etmek ya da savunmaya geçmek için harcamak yerine gelişim görevlerini tamamlamaya, özgünlüklerini keşfetmeyi öğrenmeye ve yaşamaya yönelttiğine dikkat çekilmektedir. Bir başka ifade ile, cesaretlendirildiklerini hisseden danışanların ne olmaları ya da nasıl davranmaları ile ilgilenmek yerine kendileri gibi olmanın en iyisi olduğunu fark ettikleri vurgulanmaktadır (Beck, 1994). Danışma ilişkisi sürecinde cesaretlendirmenin yarattığı bu etkiler sayesinde danışanların kendi ihtiyaçları için başkalarını kontrol etmek yerine kendilerine ve diğerlerine olduğu gibi olma özgürlüğü tanımayı öğrendikleri belirtilmektedir (Meredith ve Evans, 1990).

&

Kaynak: Türk Psikolojik Danışma ve Rehberlik Dergisi / 2011, 4 (35) Bircan ERGÜN-BAŞAK ve Esra CEYHAN

&

Goethe diyor ki; “Asıl mucize kendine inanmaktır. Sonrası hep olağan şeyler.”

Danışman Zekeriya Beşirli
zekeriyabesirli@gmail.com

 

https://twitter.com/zekeriyabesirli  & https://www.instagram.com/zekeriyabesirli
Bloğumda yayımlanan yazılar şahsıma aittir. İzinsiz kullanılamaz...

 

 

0
0
0
Yorum Yaz